Ne vardı maç yapacak, ne vardı o saatte sıcacık evden çıkıp soğuk havada top koşturacak… abin mi var derdin var arkadaş, hem her denileni yapmak zorundasın, hem lafa gelince ayak bağı konumundasın, yaşının kaç olduğunun önemi yok, onunda da, yirmisinde, de otuzunda da.
Sıcacık odada Yalan Dünya’yı seyrediyor ve Orçun’un öpüşelim mi demesini bekliyordum ki telefon çaldı. Hadi hazırlan, bir adam eksik seni almaya geliyorum dedi, iyi de oynamayacağımı söylemiştim, belim kötü demiştim ama ne fayda, peki dedim. Bir şeyler geçirip üzerime, altta şort üstte sweatshirt attım kendimi dışarı. Biz gittiğimizde maç başlamıştı, ben Sinanların takıma abim Selçuklarınkine geçti. Belin ağrıyor defansta durusun dedi maç başlarken koca kafalı abim ama ne hikmetse ayağıma gelen ilk top gol oldu, ikincisi, üçüncüsü de. Hani belin ağrıyordu senin dedi, ağrıyordu dedim. Sağa koş sola koş derken Ercan'ın bacaklarının arasından geçirdiğim topun peşine koşarken yerde buldum kendimi, adi herif ayağını uzatıp düşürdü beni. Bir şeyin var mı dedi, yok dedim. Sıcak sıcak ağrı mı olur, hele bir soğusun vücut o zaman veririm raporu, kan dizimden süzülüyordu.
Eve geldiğimde yaralanmış diz, ağrıyan bel ve üşüyen iki ayağa sahiptim. Güya erkenden yatağa yatıp uyuyacaktım ama ağrıdan mümkün mü? Önce bir dizi sonra War Horse isimli harika bir film seyrettim. Üşümem geçti, terliyorum ve uykum var. Ama şu dizin acısı ve belin ağrısı da olmasa terlemeyi umursamayıp uyumaya çalışacağım.
Twitter'ı açıp göz gezdirdim, sevimli bir velet, Can Otarcı yolculuğa çıkıyormuş, iyi yolculuklar diledim. Biraz gazete okuyup ağrılarımı dinledim sonra. En iyisi bir şeyler yazayım dedim, günceme birkaç cümle daha kurayım bugün biriktirdiğim kelimelerden. İşte böyle koca kafalar benim kelimelerle dostluğum. Gündüz biriktiriyor geceleri kullanıyorum, ne varsa yaşadığım; ağrı, sızı, özlem, sevinç, kızgınlık ve çokça da alaycı bir tavır ne varsa hayata dair. Bazen uzaklara gönderirim kelimelerimi biraz üzgün biraz kızgın, belki biraz da korkmuş bir sevgiliye, bazen da yanı başımdakilere dinlemeyeceklerini bile bile. Bugün sıra uzaklarda, bir kuş uçurmuştum yazılarımın birinde, kanadı kırık bir kuş… bu da ikincisi ama kanadı sağlam, gönderiyorum gitsin varsın sevgilinin şehrine, konsun karla kaplı penceresine…
Hatırlıyorum bu sesi, birkaç sabah önce de duymuştum… bizim kahverengi üzerine beyaz çilli horoz ötüyor kimsenin umursamamasını umursamadan. Herkesin bir yaradılışı var, onunki de sabaha karşı ötmek. Saati yok ki kursun iki ayaklı hayvan, onun sabahı ne zamansa o zaman basıyor yaygarayı.