CAAANIM EGO - 23.07.2026

61 kere okundu

Bir boşluğun içinde zamanı tüketmeyi bekler insan bazen. Aldırış etmez olan bitene, sesini çıkarmaz, tepki vermez. Kapılar açılıp kapanır, yollar uzayıp kısalır, yağmurlar yağar, bulutlar yer değiştirir. Değişmez hiçbir şey. Saçma sapan bir devinimin gözlerde büyütülen kahramanları olunur en çok. Kendini bir şeyler sanmanın anlamı yoktur, koca bir yanılsamadan ibarettir olan biten. Bugün varsındır, yarın olmayacaksındır.

Akar su bulur yolunu, mevsimler eski usul değişir size rağmen, güneş doğar sabah olunca. Bazen güçlüsünüzdür bazen zayıf. Bazen mutlusunuzdur bazen de mutsuz. Kalabalık zannedersiniz ama değildir, gürültü yanıltıcıdır. Sadece sizin yıkanabileceğiniz bir suda debelenip durmaktasınızdır. Bildikleriniz kadar hakım zannedersiniz kendinizi bilmediklerinize de. Her konuda bir fikriniz vardır çünkü. Ve yanıldığınızı anlayabileceğiniz zaman kısalmaktadır her tik tak sesiyle.

Yargılara mahkûm yaşar insan, en çok da kendi yargılarına. Gitsen arkada kalanları seviyorsundur, kalsan kimse değiştirmeye çalışmaz kendisini. Görünen tek şey kafamızdaki yargılardır, hakimdir onlar her şeye. Ayağa bağlanmış ağırlıkla derin sulara dalmak gibidir. Nefessiz kalsan da, ciğerlerin su dolsa da ayağındaki ağırlığı çözüp kurtulmayı beceremezsin. Çünkü egondur o ayağındaki yük ve ondan kurtulmak kendin zannettiğin kişiden vazgeçmek gibidir. Herkes birbirini suçlar, aynaya bakmak gelmez kimsenin aklına. 

UÇURUM BÜYÜYOR - 7.07.2026

115 kere okundu

Arkamızda bir uçurum var ve biz düşmeye devam ediyoruz. Sonu görünmüyor, ne kadar daha sürecek, nerede duracak bilmiyorum. Daha iyi olmayacak, tek bildiğim bu. Dünyayı çocuklar güzelleştirecek derler; kızım onlardan biriydi ama büyüdü, oğlum da büyüyor. Çocuklar böyle hızlı büyüdükçe bu dünya güzelleşmez, benim anladığım bu. Tamam, biraz kalın kafalı olabilirim, hesap işinde de pek becerikli değilimdir ama bana öyle geliyor ki düşmeye devam edeceğiz ve uçurum büyüyecek düştükçe.

Olman gereken birisi var, olmak istediğin… Bir de olabileceğin birisi var. İkisi arasındaki savaş alıp götürüyor yılları. Kimsenin galip gelemeyeceği bir mücadele. Olmak istediğin de sen değilsin, olabileceğin de. Yarını hesaplamaktan bugüne zaman kalmıyor. Geçmiş yük zaten sırtımıza. Bu kadar mükemmel bir dünya yaratıp içini bizimle dolduran Sayın Tanrı da sorumlu bazı şeylerden.  Aklın ermez senin diyorlar, oysa bu aklı bana veren de o. Aklımın ermeyeceği şeylerin günahını neden bana yazıyor. Güzel olan her şey kötü ona göre. Kötü olan her şey de imtihan. Beni var eden o, benim varlığımı imtihana tabi tutan da. Üstelik bütün sonuçları bildiğini de söylüyorlar. Daha büyük bir olay olmalı, kimsenin kafasının almadığı bir şey. Benim düşünmek istemediğim bir şey. Çünkü olmak istediğim kişi ile olabileceğim kişi uzun süredir birbirlerine ellemiyorlar. Çok zamanım kalmadı, biliyorum.

Kimse bozmasın rahatını küçük şeyler için. Ben de büyütmüyorum küçük şeyleri artık. Sevmeye çalışmıyorum birilerini, birileri beni sevsin diye çabalamıyorum. Usulca akan bir nehirde de yok gözüm, sakin deniz kenarlarında da. Sıcağa da alışıyor insan zamanla soğuğa da. Varlıkla yokluk arasında pek de bir fark olmadığını anlıyor. Dün kızdığına bugün gülümsüyor, dün katlanamadığıyla vakit geçiriyor bugün. Vazgeçiyor inandıklarından, kurallarını esnetiyor, diğerlerine benziyor zamanla. Televizyonda birileri başka birilerini öldürüyor. Kapatıyorum televizyonu, sıcak bir çay alıp balkona yürüyorum. Sokaktan geçen bir kız çocuğu küfürlü cümleler kuruyor arkadaşına gülerek, arkadaşı da benzer küfürlü cümlelerle karşılık veriyor. Onlar sokakta ilerlerken dünya dönmeye devam ediyor.

Kızım dünyayı güzelleştirecek çocuklardandı ama büyüdü, oğlum da büyüyor. Bazı ümitleri katlediyor zaman. Bir sözle katlediyor, bir bakışla, bir evetle ya da hayırla katlediyor. Ben alışıyorum, köşe başındaki Erzincanlı kasap alışıyor, karşı marketin üç ayda bir değişen kasiyeri alışıyor, arka caddedeki yufkacının eblek oğlu da alışıyor. Bu yıl şampiyon olacak diyor bizim takım. Bu hakemlerle zor diyor babası. Oysa güzel bir yer olacaktı dünya. Bize anlatılan masalların hepsi yalan olmamalı. Yolda karşılaşıyor pamuk prensesle yedi cüceler, selam vermiyorlar birbirine. Umut azar azar ölüyor radyoda çalan şarkıyı dinlerken. Büyüyor arkamızdaki uçurum.

ÇOK AZIMIZ UÇABİLİR - 14.06.2026

104 kere okundu

Sen o vazgeçtiğim günsün, o sıcak yaz, o deniz kenarı… İlk gençliğin kafa karışıklığısın, tutamadığım el, öpemediğim tensin. Sıcak kumlara basmamak için şekilden şekile giren ayaklarımsın; hep yanan ben, hep yakan sensin. Bir ılık rüzgâr esen şimdi akşamüzeri, üşürüm hafiften. Olsan üşümezdim, olsan güt bitsin istemezdim, olsan hiç üşümezdi hava, yaz kalırdı hep.

Sen yine de yaz ama, merak ederim belki… Hangi şehirdesin, kimlesin yaz. Hasta olunca yaz mesela, bir şeylere sevinince yaz. Sabah erken kalktığın günler olursa da yaz. Mahallenin çocukları top oynar bazen, yanlarından geçerken top önüne düşer, en beceriksiz haline denk düşer topa attığım tekme. Ya da bir akşam canın dondurma çeker, yine yazdır mevsim, çilekli mi limonlu mu istediğine karar veremezsen yaz bana. Neydi o İngiliz adamın adı, çok yakışıklıydı hani; sen sevmen normal de ben de çok beğenmiştim. Onun bir filmi çıktı geçenlerde, yaşlanmış iyice. Kötü adamlardan kardeşini koruyordu. Seyretmişsindir kesin. Yaz bana, sen de seyrettin mi diye yaz. Benim de yazmak için bahanem olsun diye yaz. Açma arayı…

Sen o uçup giden kuşlarsın. Havalar soğuyunca sıcak yerlere göçersin. Yeniden hayat bulmak, canlanmak, belki arınmak için gidersin hep. Ben hep o bıraktığın yerde, o denizin kenarında hep. Kumlar soğumuş, deniz dalgalanmaya başlamıştır. Kararmıştır hava, yağar birazdan. Ben yağmuru daha çok severim biliyor musun? Söylemiştim daha önce; dinlemişsindir belki, belki dinlememişsindir bilmiyorum. Mevzu sen olunca ne çok bilmediğim şey varmış, sen gidince bildim. Yağmur yağdı sonra, boşuna değilmiş karaması havanın. Bütün yükünü attı bulutlar; dert kaldırımların derdi artık. Sinemaya gittiğimiz caddenin, çay içtiğimiz mahalle kahvesinin, gece yarısına kadar oturduğumuz deniz kenarının. Sen dert sevmezsin, ardında bırakırsın kötü olan ne varsa ya da kötü olur ardında kalan.

Şimdi eylül ekim olmalı, yapraklar eskisi kadar canlı değil, kuşlar cıvıldamaktan vazgeçti, sokaklar tenha. Sen yaz bana, yol güzel mi onu yaz. Yediğin içtiğin senin olsun, gördüklerini yaz bana. Yaz ki bileyim sadece güz değil mevsim. Kabının şeklini alıyor insan zamanla, kuruyor dalı, yaprağı sararıyor. Köklerinden kopamıyor herkes senin gibi; sıcak yerlere göçemiyor hava her soğuduğunda. Bakma herkesin kanatları olduğunu, çok azımız uçabiliyor.

DÜZEN ÜZERİNE - 13.04.2026

157 kere okundu

Çok da keyifli bir süreç değil artık hayat. Sıradan bir tuali eski fırçalarımız ve solmuş renklerimizle elimizden geldiğince boyamaya çalışıyoruz. Olmuyor genelde ama biz ittiriyoruz. Soran olursa da öve öve bitiremiyoruz. İşe git, işten gel, beş on günde bir gece sokağa çık, edindiğin arkadaşlarla lak lak yap, sonra yine ev ve iş. Yüzümüz asık, içimiz gecik, etraf karışık, gelecek ümitsiz… Neresinden bakarsan bak yani elde avuçta olanın elde avuçta olması istenenle alakası yok.

Olmak istediğin yer ile olduğun yeri arasındaki fark sorununun büyüklüğünü ifade eder. Sorunlarımız var ama çözümüz yok. En büyük yokluk da bu sanırım. Kime elimizi uzatsak boş dönüyor geri. Bize el uzatanların da bizden farkı yok. Kimse kimsenin yarasına merhem değil. Kaçamak mutluluklar, minik anlar, birkaç yudum çay, Arnavut kaldırım, bahar esintisi. Sonra yine dönüyoruz başladığımız yere. O yer ki çoğu zaman olmak istediğimiz yer değil.

Sonra bir rüzgâr çıkıyor, ardından yağmur geliyor. Toprak kokar diye bekliyorsun ama toprak yok. Rüzgarda uçuşan yaprakların da olmadığı geliyor aklına ve geceleri gökyüzüne baktığında göremediğin yıldızlar... Çocukca mutlulukları bilerek ve isteyerek esirgemişiz  kendimizden, ne karşılığında üstelik! Yaşıyoruz bu hayatı yani. Evden işe, işten eve. ..Kazandığımızdan fazlasını emrinde çalıştığımız insanlara geri ödediğimizden bahsetmiyorum bile. Düzen böyle çünkü, biz minik keyifler karşılığında düzülmeyi seçenleriz.

NE GÜZEL ŞEYLER VAR - 31.03.2026

147 kere okundu

Ne güzel şeyler var; yoldan çıkıyorsun mesela kar kış. Ama kötü bir şey olan kar değil, keyif olanından, dağ başından, usturuplu yağanından. Acıkıyorsun yemek; özenle hazırlanmışından… Uykun geliyor yatak; sessiz ve sakin. Yok savaş olmuş, yok altın uçmuş, benzine bu kadar zam olur muymuş… Oluyor işte, yapacak bir şey yok.

Yağmur da yağabilir, güneş de açabilir. Hatta sabahında üşüdüğün gün akşamında terletebilir seni. Hayat bu, her şey ona dair. Olurlar da onun içinde olmazlar da. Olmazlara takılıp kalınca uzamıyor insanın boyu. Test ettim ben birkaç kez, onlar farkına varmadan ara ara aldım boylarının ölçüsünü. Şu her şeyden şikâyetçi olan tipler var ya, onların… Uzamadılar hiç şikâyet ettiler diye. Yok iktidar, yok zamlar, yok abuk subuk insanlar, aile, sevgililer. Gerçi her şeyden memnun olanların da boyu uzamıyor ama en azından mutlular. Şikâyet edenler onlara geri zekâlı muamelesi yapıyor zaman zaman ama bir bilene sorsalar kim haklı, alacakları cevap sorunun muhatabını da geri zekâlı yapacaktır onların nezdinde. Onlar da insan ama, onlar da canlı, sevmek lazım.

Nisan geldi neredeyse, hava ısınmadı hala, üşüyor insan. Sabretmek tek çözüm, eninde sonunda o güneş buraya gelir çünkü, geldi hep. Ben kıskanıyorum biraz doğayı. Cemre düşüyor mesela, havaya düşüyor, suya, toprağa düşüyor. Bana da cemre düşsün istiyorum. İçim ısınsın istiyorum, sonra tenim ısınsın, sonra cümlelerim. Nisanın birinde içime düşsün cemre, mayısın beşinde tenime, hazirandan sonra da ettiğim söze düşsün.  

SANA YALAN SÖYLEDİĞİMİ NASIL ANLADIN - 5.03.2026

194 kere okundu

Her şey dosdoğruydu oysa, her şey en güzel. Güneş hiç olmadığı kadar keyifle doğuyor, gün batımına dek keyif sürüyordu. Erik dallarında oynaşan kuşların mutluluğu seslerinden anlaşılabiliyordu. Hafif bir rüzgâr esiyordu zaman zaman denizden, yüzeyi köpükleniyordu suyun. Şezlongda uyuyan orta yaşlı adam ısınan teninde yeniden doğuyordu. Her şey tam da olmasını istediğimiz gibiydi; eksiği yok, fazlası var... Sonra sen çıka geldin yüzün karmakarışık! Sana yalan söylediğimi nasıl anladın?

Hangi kuş konmaması gereken dala kondu, hangi rüzgâr devirdi gölge yapan şemsiyeyi, hangi şarkıda kapandı radyo? Hiç sırası değildi bulutların, ne taraftan geldiklerini fark edemedim bile! Üşüdü hava, uyandı uykusundan adam, dalı kırıldı eriğin. Artık deniz şiir gibi olmaktan uzaktı. Sana yalan söylediğimi nasıl anladın?

En süslü cümleler bende saklı, en iyi yerinde yükseltirim sesimi konuştuklarımın ve sen hiç anlamadan fısıldamaya başlarım kelimeleri nota nota. Kim demiş Galata’ya dadandığımızı, şairin uydurması o. Biz Süreyyapaşa’da elimizde karton bardaklarla yürüyoruz sahil boyu. Konuştuklarımız da elle tutulur bir şey değil ha. Futboldan bahsettik biraz önce, sonra borsa… Siyaset sevmeyiz bilirsin. Kahvenin tadından söz etti Kerem, ben anlamam dedim; sana tabiyim. Sonra sen çıka geldin; bir dolu şey söyleyeceksin de zamanı değilmiş gibi. İçin içini yiyormuş gibi. Anladım beyaz çiçekleri yerle yeksan erik ağacının, anladım şairin yalanları karıştırmış kafanı.

Tamam, haklısın yalan ama sen nasıl anladın? Ben bile inanmıştım söylediklerime, ben bile aksi söylense şaşıracak haldeydim. Unutmuştum yani gerçeği, kendimi yalanın akışına bırakmış, boğulmadıkça daha bi yaşıyorum sanmıştım. Yanılmışım, seni görünce anladım! Sana yalan söylediğimi nasıl anladın?

ÖLECEĞİM BİRAZDAN - 9.01.2026

302 kere okundu

Öleceğim birazdan, annem karşılayacak beni. Göreslemiştir elbet; gülecek bir yanı, bir yanı hüzün belki… Hoş geldin diyecek o kadar da hoş bir durum olmadığını göz ardı ederek. Hoş buldum diyeceğim, biraz hüzün, biraz da sevinçle. Bizimkileri soracak merakla, iştahla anlatacağım olan biteni.

İnsan biriktirmek istemese de birikiyor bazı şeyler; elmanın yeşili, üzümün karası bile birikiyor. Sonra bir gürültü geliyor üzerine, et kişilerle doluyor her yan. Gelsin istediklerin gelmiyor da inadına sanki yokluğu umursanmayanlar doluşuyor hayatına.

Öleceğim birazdan; yağmurlu bir günde pabuçlarına çamur bulaşacak en sevdiklerimin. Herkes iyi bilecek beni yalan yanlış, bile isteye omuzlarda taşınacağım. Telaşlarına geri dönmek için bir görevi daha benimle tamamlayacaklar. Sonra biraz daha yağacak yağmur, biraz daha yağacak yağmur, biraz daha… Doymayacak yağmaya yağmur; öleceğim birazdan…

Üzerime hanımeli dikecek kızım, severdi diyecek kimseye duyurmadan… Kokusu gelir mi bilmem ama severim elbet. Görülmemiştir hiçbir mezarın yanında yöresinde hanımeli. Ölünce kokular da ölüyordur belki!

Kıpırdamam olası değil, sakince varacağım bana ayrılan yere. Üzerime karanlık örtecekler, baykuşlar tüneyecek gövdeme. Öleceğim birazdan…

Ne saçıma taramam gerekecek ne de her gün farklı bir şeyler giymem. Para kazanmak yok, harcamak hiç yok, borç var belki ama alacak yok… Zamanla gelen giden de eksilecek. Ne pasta isteyecekler ne börek. Kimse konuşmayacak kimsenin hakkında. Varlığım kalmayacak, yokluğumun verdiği sızı azalacak. Geç kalmayacağım hiçbir gün işe, hiçbir iş beklemeyecek beni.

Dalların arasından süzülerek düşen bir serçe gibi düşeceğim toprağa, tek bir yaprak salınmasın, tek bir ot kırılmasın. Gün doğsun günü gelince yine, karanlık çökmesin zamanından önce. Harmandaki dutlar dökülmesin, boynunu bükmesin yeşil elma ağacı. Deniz yine aynı deniz, gökyüzü bulutlu…

Ne var korkacak! Şen geldim, yaslı mı gideyim? Öleceğim birazdan… Ceyhun düşünsün, Esra düşünsün, abim ablam düşünsün; bunu da ben mi düşüneyim! Kızım düşünmesin ama; oğlum üzülmesin. Ben azalmalıyım ki başkaları artsın, ben gitmeliyim ki yenileri gelsin yerime. Filizdir ağacı yeşerten, kuru dalı koparmalı gövdeden.

Uzun yeleleri rüzgârla savrulan atlar koşacak bozkırımda. Yeşile karışacak mavi gün batımında. Kimse demeyecek sesin kötü. Şarkılar söyleyip gezeceğim çayırdan çayıra. Öleceğim birazdan; heybemde kıt kanaat biriktirdiğim hatıralar, eş, dost, hısım, akraba… Kararacak sonra hava. Işıkları yanacak evlerin. Sallanan koltuğum boş kalacak bir zaman. Masadaki yerim yokluğumu hissettirecek ama her şey gibi ona da alışacak sevdiklerim. Öleceğim birazdan.

Öleceğim birazdan… Pazarlık mı edilir hayatla; hesap kitap öğrendiğimizden beri hep karanlık içimiz. Her şey sayı ile; nefes yirmi, kalp yetmiş seksen… Hayat mı denir buna? Erik parayla, su parayla, ekmek parayla. Dostluk bile para ile çoğu zaman, aşktan bahsetmiyorum bile. Para dediğin de hep hesap kitap. Can ne kadar dayanır buna? Can suskun diyor y üstat, can paramparça… Susmak ayrı, konuşmak ayrı eziyet Can’a. Öleceğim birazdan, siz aldırmayın bana.

YALNIZLIK ÖZGÜRLÜKTÜR - 22.11.2025

334 kere okundu

Sabahları kimse sizi uyandırmadığında, geceleri kimse sizi beklemediğinde ve ne dilerseniz yapabildiğinizde özgür müsünüz yoksa yalnız mı diyor Bukowski. Yalnızlık ne kadar umurunuzda değilse o kadar özgürsünüz oysa. İkisi aynı kefe için çok büyük; ateş suyu buharlaştırır, su ise ateşi söndürür. Biz yan yoldan gidelim, ağır ağır gidelim üstelik, etrafı seyredelim, bazı şeyleri gözden kaçırıyor olsak da diğer bazı şeyleri seyredelim. Seyretmek güzeldir çünkü, dinlemek güzeldir, dokunup hissetmek de güzeldir. Anayoldan güzeldir yan yol. En iyi Bukowski bilir bunu belki de.

Bahçeli bir evi olacak insan dediğinin, evi olmasa da bahçesi kesinlikle olacak. Çıkartıp ayaklarını istediği zaman toprağa basabilecek. Köpeği olacak belki sağa sola koşturup oynayabileceği. Sırtüstü yatıp geçip giden bulutları seyrederken o da yanına kıvrılacak. Temmuz olacak aylardan, denizden uzak olacak. Ha deyince ulaşamayacak her şeye, her canı isteyen ona ulaşamayacak. Gece istediğinde uyuyup, ne zaman isterse o zaman kalkacak. Ne beklediği olacak mesela ne de bekleyeni. Aylardan Ekim de olabilir, zamanın pek bir önemi yok. Hak etmediği önemi yüklediği önemsiz şeyler güncesinden uzak olacak.

Beauvoir sorumluluk derken Sartre özgürlükten bahseder. Hiçbir sorumlu özgür değildir. Ve hiçbir özgür ruha sorumluluk yüklememek gerekir. Kendimize benzeterek öldürürüz insanı çünkü. Bizim için kendisinden geçsin isteriz. Benim için nelerden vazgeçebilirsin diye sorar biri diğerine. Diğeri bilmiyorum der, umarım kendimden geçmem…  Bir insanın diğeriyle bencillikten uzak bir ilişki kurabilir mi? Cevap hayırdır! Çünkü bir taraf kendisinde var olanı fazlasıyla verirken, çoğu zaman karşısındakinde olmayanı ister karşılık olarak. Bu adil değildir ama veren hep mağdurdur. Ve mağdurların haklılığı diğer bütün değişkenleri gölgede bırakır.

HACEL OBASI - 19.11.2025

222 kere okundu

Hacel Obası’nı diyor evin mi sandın diyor; ne olur sansak diyemiyorsun. Yersiz yurtsuzuz zaten, eşsiz dostsuzuz. Ucu bucağı olmasa bir yerlerin, bir şeylerin, sonu gelmese, para pul da istemiyoruz, yol istiyoruz sadece. Potin var ayağında diyor zengin mi sandın. Yirmisinde değiliz ki paraya itibar edelim diyemiyoruz, potin her daim muteber yaşadığımız kültürde. Ne kadar vazgeçebiliyorsak o kadar büyüyoruz. Büyümek dediğin de yaşla değil, ne kadar yol aldığınla ilgili. Her olur olmazı dediği yerde kopuyor film. Kıymet bilmeyene verdiğimiz değerler el ele tutuşsa burdan köye yol olur diyoruz ama yine bıkmadan usanmadan kıymet veriyoruz değer bilmeyenlere. Her yanılgı örselese de bizi sırf içimizdeki iyi şeyler yozlaşıyor. Onlara benziyoruz biz de. Sanki felek vurgunuyum diyor, bu halime gülen zalim. Zalime güldürüyoruz kendimizi. Ay da geçti göremedim yar seni.

Özlemez mi insan… Özler elbet; kimi sevdiğini özler, kimi anasını babasını, kimi kardeşini özler. Kimi de güzel günleri özler. Yol uzar gider ayakların altında. Sağ taraf çam ormanları, sol taraf deniz. Şehirden kaçmışsındır olur olmaz bir zamanda. Kalabalıktan uzaklaştıkça huzur dolar için. İçinde bahardan kalma bir gün, camını indirirsin arabanın, kış girer içeri biraz; bir yanın yeşil, bir yanın gri. Yaylada yeni yetme birileri eskilerden bir türküyü söyler… Suya gider bir incecik yolu var, sıktırmış kemeri ince beli var, söylerim söylemez tatlı dili var, ay da geçti göremedim yar seni… Özlemez mi insan… Özler elbet; kimi çoluğunu çocuğunu özler, kimi güzel günleri izler, incirin dalını, üzümün asmasını özler, arkadaşlarıyla körebe oynarken arkasına saklandığı tümseği bile özler.

Sonra büyüyoruz tabi. Göz açıp kapayıncaya kadar geçiyor pek çok şey. Zaten kanundur; güzel şeyler kısa sürer hep. Ben nelere gark oldum diyor radyodaki ses. Değdi mi diye sorsam değmedi der herkes. O zaman niye geldik buralara, niye koşturduk bu kadar, neydi zorumuz. Boyumuz mu uzadı büyüyünce, birbirimize benzeyince daha mı iyi oldu. Sahi hangimiz daha kötü, iyi kaldı mı aramızda. Bi Mustafa var o da safça biraz. Her olur olmaza kıymet veriyor hala. Kıymet bilmeyenler de dengim değilsin diyor Mustafa’ya. Ahh Mustafa, nasıl öderiz hakkını! Ağzımızdan burnumuzdan taşan pisliği sana da bulaştırıyoruz.

Bir zamanlar 3 kardeş Gedik ovasına (Şarkışla) gelmiş ve kendi obalarını kurmuş. Zaman geçtikçe bu obada güzeller güzeli, alımlı ve gençler tarafından erişilmez bir Ayşe kız yetişmiş. Konak sahibi bir ailenin varlıklı kızıymış. Ayşe'ye yanıp tutuşan gençlerden biri de Mustafa'ymış. Bu sevgisi Ayşe'de de karışık bulmuş ve gizli gizli buluşmaya başlamışlar. Aşkları bir zaman sürer ta ki Teğmen Nazım'ın Şarkışla'ya gelesiye dek. Nazım okumuş çabalamış ve Teğmen olmuştur. Ailesine ziyarete gelmiş. O zamanın okumuş tahsil görmüş adamı olduğu için bütün ahali konuşur olmuş Nazım'ı. Bir gün Ayşe'yi Nazıma isterler. Ayşe'de kendince “Mustafa ‘ya varıp ta ineğin dananın içinde rezil olacağıma memur karısı olur vezir olurum” der ve kabul eder. Yeni elbiseler, takılar Ayşe'nin başını döndürür. Fakat bir yandan Mustafa'yı her görüşünde utanır yaptığından, konuşmaz onunla. Lâkin Ayşe'nin zamanla nispet yapar gibi davranması Mustafa'yı deli eder.

Hacel Obası’nı der Mustafa engin mi sandın? Ayağında potini var zengin mi sandın? Her olur olmazı zengin mi sandın? Ayşe mutlu mudur teğmen Nazım’ın yanında Allah bilir. Ama bir şeylere ya da birilerine rağmen mutlu olan pek de kimse yok. Mustafa da istediği hayatı yaşamıyor muhtemelen, Ayşe de Teğmen Nazım da!

ZİYAN - 11.11.2025

181 kere okundu

Her şeyi istiyor ama hiçbir şey vermiyoruz. Şikâyet ediyor ama kendimize bakmıyoruz. Anlamak istemiyor, içimizdeki ateşi suyla söndürmeye çalışıyoruz her seferinde. Çoğu zamanda harlıyor ateşi o su! Nasıl yaşanacağını öğrendiğimizde yaşanacak hayat kalmamış oluyor. Beklesek oysa, yanması gereken yansa, dumanı tütse biraz, tava gelse…

Geçiyor zaman, hiçbir şey sevdiğimiz gibi kalmıyor. Yerler eskiyor, insanlar değişiyor, heves kaçıyor. Tek seferlik hakkımız var ve ya biz çar çur ediyoruz ya da başkaları itip kakıyor. En zayıf yerimiz neresiyse orası acıyor hep. Darbe neremize gelirse gelsin hep aynı yerde hissediyoruz sızıyı.

Ne kuşun uçuşundan keyif aldık ne balığın yüzmesinden. Ne rüzgârda savrulabildik özgürce ne de akıp gidebildik yağmurla. Ya biz tutunduk bir yerlere ya birileri izin vermedi çekip gitmemize. Belki mutlu da olduk elimizden geldiğince. Mutlu ettiklerimiz de olmuştur elbette. Ama kaçımız yaşadı hayal ettiği hayatı, kaçımız yürüdü istediği yolda özgürce!

Gün geliyor değişiyor fikir gerçi, duruluyor gönül, hırslar bitiyor, istekler azalıyor. Ama yol da bitmiş oluyor. Meyve olgunlaşınca yani düşüyor dalından. Fırın tava gelene dek hamuru ziyan ettiğimize yanıyoruz, akıl başa geldiğinde ömrü tükettiğimize…