DÜZEN ÜZERİNE - 13.04.2026

30 kere okundu

Çok da keyifli bir süreç değil artık hayat. Sıradan bir tuali eski fırçalarımız ve solmuş renklerimizle elimizden geldiğince boyamaya çalışıyoruz. Olmuyor genelde ama biz ittiriyoruz. Soran olursa da öve öve bitiremiyoruz. İşe git, işten gel, beş on günde bir gece sokağa çık, edindiğin arkadaşlarla lak lak yap, sonra yine ev ve iş. Yüzümüz asık, içimiz gecik, etraf karışık, gelecek ümitsiz… Neresinden bakarsan bak yani elde avuçta olanın elde avuçta olması istenenle alakası yok.

Olmak istediğin yer ile olduğun yeri arasındaki fark sorununun büyüklüğünü ifade eder. Sorunlarımız var ama çözümüz yok. En büyük yokluk da bu sanırım. Kime elimizi uzatsak boş dönüyor geri. Bize el uzatanların da bizden farkı yok. Kimse kimsenin yarasına merhem değil. Kaçamak mutluluklar, minik anlar, birkaç yudum çay, Arnavut kaldırım, bahar esintisi. Sonra yine dönüyoruz başladığımız yere. O yer ki çoğu zaman olmak istediğimiz yer değil.

Sonra bir rüzgâr çıkıyor, ardından yağmur geliyor. Toprak kokar diye bekliyorsun ama toprak yok. Rüzgarda uçuşan yaprakların da olmadığı geliyor aklına ve geceleri gökyüzüne baktığında göremediğin yıldızlar... Çocukca mutlulukları bilerek ve isteyerek esirgemişiz  kendimizden, ne karşılığında üstelik! Yaşıyoruz bu hayatı yani. Evden işe, işten eve. ..Kazandığımızdan fazlasını emrinde çalıştığımız insanlara geri ödediğimizden bahsetmiyorum bile. Düzen böyle çünkü, biz minik keyifler karşılığında düzülmeyi seçenleriz.

NE GÜZEL ŞEYLER VAR - 31.03.2026

79 kere okundu

Ne güzel şeyler var; yoldan çıkıyorsun mesela kar kış. Ama kötü bir şey olan kar değil, keyif olanından, dağ başından, usturuplu yağanından. Acıkıyorsun yemek; özenle hazırlanmışından… Uykun geliyor yatak; sessiz ve sakin. Yok savaş olmuş, yok altın uçmuş, benzine bu kadar zam olur muymuş… Oluyor işte, yapacak bir şey yok.

Yağmur da yağabilir, güneş de açabilir. Hatta sabahında üşüdüğün gün akşamında terletebilir seni. Hayat bu, her şey ona dair. Olurlar da onun içinde olmazlar da. Olmazlara takılıp kalınca uzamıyor insanın boyu. Test ettim ben birkaç kez, onlar farkına varmadan ara ara aldım boylarının ölçüsünü. Şu her şeyden şikâyetçi olan tipler var ya, onların… Uzamadılar hiç şikâyet ettiler diye. Yok iktidar, yok zamlar, yok abuk subuk insanlar, aile, sevgililer. Gerçi her şeyden memnun olanların da boyu uzamıyor ama en azından mutlular. Şikâyet edenler onlara geri zekâlı muamelesi yapıyor zaman zaman ama bir bilene sorsalar kim haklı, alacakları cevap sorunun muhatabını da geri zekâlı yapacaktır onların nezdinde. Onlar da insan ama, onlar da canlı, sevmek lazım.

Nisan geldi neredeyse, hava ısınmadı hala, üşüyor insan. Sabretmek tek çözüm, eninde sonunda o güneş buraya gelir çünkü, geldi hep. Ben kıskanıyorum biraz doğayı. Cemre düşüyor mesela, havaya düşüyor, suya, toprağa düşüyor. Bana da cemre düşsün istiyorum. İçim ısınsın istiyorum, sonra tenim ısınsın, sonra cümlelerim. Nisanın birinde içime düşsün cemre, mayısın beşinde tenime, hazirandan sonra da ettiğim söze düşsün.  

SANA YALAN SÖYLEDİĞİMİ NASIL ANLADIN - 5.03.2026

123 kere okundu

Her şey dosdoğruydu oysa, her şey en güzel. Güneş hiç olmadığı kadar keyifle doğuyor, gün batımına dek keyif sürüyordu. Erik dallarında oynaşan kuşların mutluluğu seslerinden anlaşılabiliyordu. Hafif bir rüzgâr esiyordu zaman zaman denizden, yüzeyi köpükleniyordu suyun. Şezlongda uyuyan orta yaşlı adam ısınan teninde yeniden doğuyordu. Her şey tam da olmasını istediğimiz gibiydi; eksiği yok, fazlası var... Sonra sen çıka geldin yüzün karmakarışık! Sana yalan söylediğimi nasıl anladın?

Hangi kuş konmaması gereken dala kondu, hangi rüzgâr devirdi gölge yapan şemsiyeyi, hangi şarkıda kapandı radyo? Hiç sırası değildi bulutların, ne taraftan geldiklerini fark edemedim bile! Üşüdü hava, uyandı uykusundan adam, dalı kırıldı eriğin. Artık deniz şiir gibi olmaktan uzaktı. Sana yalan söylediğimi nasıl anladın?

En süslü cümleler bende saklı, en iyi yerinde yükseltirim sesimi konuştuklarımın ve sen hiç anlamadan fısıldamaya başlarım kelimeleri nota nota. Kim demiş Galata’ya dadandığımızı, şairin uydurması o. Biz Süreyyapaşa’da elimizde karton bardaklarla yürüyoruz sahil boyu. Konuştuklarımız da elle tutulur bir şey değil ha. Futboldan bahsettik biraz önce, sonra borsa… Siyaset sevmeyiz bilirsin. Kahvenin tadından söz etti Kerem, ben anlamam dedim; sana tabiyim. Sonra sen çıka geldin; bir dolu şey söyleyeceksin de zamanı değilmiş gibi. İçin içini yiyormuş gibi. Anladım beyaz çiçekleri yerle yeksan erik ağacının, anladım şairin yalanları karıştırmış kafanı.

Tamam, haklısın yalan ama sen nasıl anladın? Ben bile inanmıştım söylediklerime, ben bile aksi söylense şaşıracak haldeydim. Unutmuştum yani gerçeği, kendimi yalanın akışına bırakmış, boğulmadıkça daha bi yaşıyorum sanmıştım. Yanılmışım, seni görünce anladım! Sana yalan söylediğimi nasıl anladın?

ÖLECEĞİM BİRAZDAN - 9.01.2026

241 kere okundu

Öleceğim birazdan, annem karşılayacak beni. Göreslemiştir elbet; gülecek bir yanı, bir yanı hüzün belki… Hoş geldin diyecek o kadar da hoş bir durum olmadığını göz ardı ederek. Hoş buldum diyeceğim, biraz hüzün, biraz da sevinçle. Bizimkileri soracak merakla, iştahla anlatacağım olan biteni.

İnsan biriktirmek istemese de birikiyor bazı şeyler; elmanın yeşili, üzümün karası bile birikiyor. Sonra bir gürültü geliyor üzerine, et kişilerle doluyor her yan. Gelsin istediklerin gelmiyor da inadına sanki yokluğu umursanmayanlar doluşuyor hayatına.

Öleceğim birazdan; yağmurlu bir günde pabuçlarına çamur bulaşacak en sevdiklerimin. Herkes iyi bilecek beni yalan yanlış, bile isteye omuzlarda taşınacağım. Telaşlarına geri dönmek için bir görevi daha benimle tamamlayacaklar. Sonra biraz daha yağacak yağmur, biraz daha yağacak yağmur, biraz daha… Doymayacak yağmaya yağmur; öleceğim birazdan…

Üzerime hanımeli dikecek kızım, severdi diyecek kimseye duyurmadan… Kokusu gelir mi bilmem ama severim elbet. Görülmemiştir hiçbir mezarın yanında yöresinde hanımeli. Ölünce kokular da ölüyordur belki!

Kıpırdamam olası değil, sakince varacağım bana ayrılan yere. Üzerime karanlık örtecekler, baykuşlar tüneyecek gövdeme. Öleceğim birazdan…

Ne saçıma taramam gerekecek ne de her gün farklı bir şeyler giymem. Para kazanmak yok, harcamak hiç yok, borç var belki ama alacak yok… Zamanla gelen giden de eksilecek. Ne pasta isteyecekler ne börek. Kimse konuşmayacak kimsenin hakkında. Varlığım kalmayacak, yokluğumun verdiği sızı azalacak. Geç kalmayacağım hiçbir gün işe, hiçbir iş beklemeyecek beni.

Dalların arasından süzülerek düşen bir serçe gibi düşeceğim toprağa, tek bir yaprak salınmasın, tek bir ot kırılmasın. Gün doğsun günü gelince yine, karanlık çökmesin zamanından önce. Harmandaki dutlar dökülmesin, boynunu bükmesin yeşil elma ağacı. Deniz yine aynı deniz, gökyüzü bulutlu…

Ne var korkacak! Şen geldim, yaslı mı gideyim? Öleceğim birazdan… Ceyhun düşünsün, Esra düşünsün, abim ablam düşünsün; bunu da ben mi düşüneyim! Kızım düşünmesin ama; oğlum üzülmesin. Ben azalmalıyım ki başkaları artsın, ben gitmeliyim ki yenileri gelsin yerime. Filizdir ağacı yeşerten, kuru dalı koparmalı gövdeden.

Uzun yeleleri rüzgârla savrulan atlar koşacak bozkırımda. Yeşile karışacak mavi gün batımında. Kimse demeyecek sesin kötü. Şarkılar söyleyip gezeceğim çayırdan çayıra. Öleceğim birazdan; heybemde kıt kanaat biriktirdiğim hatıralar, eş, dost, hısım, akraba… Kararacak sonra hava. Işıkları yanacak evlerin. Sallanan koltuğum boş kalacak bir zaman. Masadaki yerim yokluğumu hissettirecek ama her şey gibi ona da alışacak sevdiklerim. Öleceğim birazdan.

Öleceğim birazdan… Pazarlık mı edilir hayatla; hesap kitap öğrendiğimizden beri hep karanlık içimiz. Her şey sayı ile; nefes yirmi, kalp yetmiş seksen… Hayat mı denir buna? Erik parayla, su parayla, ekmek parayla. Dostluk bile para ile çoğu zaman, aşktan bahsetmiyorum bile. Para dediğin de hep hesap kitap. Can ne kadar dayanır buna? Can suskun diyor y üstat, can paramparça… Susmak ayrı, konuşmak ayrı eziyet Can’a. Öleceğim birazdan, siz aldırmayın bana.

YALNIZLIK ÖZGÜRLÜKTÜR - 22.11.2025

284 kere okundu

Sabahları kimse sizi uyandırmadığında, geceleri kimse sizi beklemediğinde ve ne dilerseniz yapabildiğinizde özgür müsünüz yoksa yalnız mı diyor Bukowski. Yalnızlık ne kadar umurunuzda değilse o kadar özgürsünüz oysa. İkisi aynı kefe için çok büyük; ateş suyu buharlaştırır, su ise ateşi söndürür. Biz yan yoldan gidelim, ağır ağır gidelim üstelik, etrafı seyredelim, bazı şeyleri gözden kaçırıyor olsak da diğer bazı şeyleri seyredelim. Seyretmek güzeldir çünkü, dinlemek güzeldir, dokunup hissetmek de güzeldir. Anayoldan güzeldir yan yol. En iyi Bukowski bilir bunu belki de.

Bahçeli bir evi olacak insan dediğinin, evi olmasa da bahçesi kesinlikle olacak. Çıkartıp ayaklarını istediği zaman toprağa basabilecek. Köpeği olacak belki sağa sola koşturup oynayabileceği. Sırtüstü yatıp geçip giden bulutları seyrederken o da yanına kıvrılacak. Temmuz olacak aylardan, denizden uzak olacak. Ha deyince ulaşamayacak her şeye, her canı isteyen ona ulaşamayacak. Gece istediğinde uyuyup, ne zaman isterse o zaman kalkacak. Ne beklediği olacak mesela ne de bekleyeni. Aylardan Ekim de olabilir, zamanın pek bir önemi yok. Hak etmediği önemi yüklediği önemsiz şeyler güncesinden uzak olacak.

Beauvoir sorumluluk derken Sartre özgürlükten bahseder. Hiçbir sorumlu özgür değildir. Ve hiçbir özgür ruha sorumluluk yüklememek gerekir. Kendimize benzeterek öldürürüz insanı çünkü. Bizim için kendisinden geçsin isteriz. Benim için nelerden vazgeçebilirsin diye sorar biri diğerine. Diğeri bilmiyorum der, umarım kendimden geçmem…  Bir insanın diğeriyle bencillikten uzak bir ilişki kurabilir mi? Cevap hayırdır! Çünkü bir taraf kendisinde var olanı fazlasıyla verirken, çoğu zaman karşısındakinde olmayanı ister karşılık olarak. Bu adil değildir ama veren hep mağdurdur. Ve mağdurların haklılığı diğer bütün değişkenleri gölgede bırakır.

HACEL OBASI - 19.11.2025

199 kere okundu

Hacel Obası’nı diyor evin mi sandın diyor; ne olur sansak diyemiyorsun. Yersiz yurtsuzuz zaten, eşsiz dostsuzuz. Ucu bucağı olmasa bir yerlerin, bir şeylerin, sonu gelmese, para pul da istemiyoruz, yol istiyoruz sadece. Potin var ayağında diyor zengin mi sandın. Yirmisinde değiliz ki paraya itibar edelim diyemiyoruz, potin her daim muteber yaşadığımız kültürde. Ne kadar vazgeçebiliyorsak o kadar büyüyoruz. Büyümek dediğin de yaşla değil, ne kadar yol aldığınla ilgili. Her olur olmazı dediği yerde kopuyor film. Kıymet bilmeyene verdiğimiz değerler el ele tutuşsa burdan köye yol olur diyoruz ama yine bıkmadan usanmadan kıymet veriyoruz değer bilmeyenlere. Her yanılgı örselese de bizi sırf içimizdeki iyi şeyler yozlaşıyor. Onlara benziyoruz biz de. Sanki felek vurgunuyum diyor, bu halime gülen zalim. Zalime güldürüyoruz kendimizi. Ay da geçti göremedim yar seni.

Özlemez mi insan… Özler elbet; kimi sevdiğini özler, kimi anasını babasını, kimi kardeşini özler. Kimi de güzel günleri özler. Yol uzar gider ayakların altında. Sağ taraf çam ormanları, sol taraf deniz. Şehirden kaçmışsındır olur olmaz bir zamanda. Kalabalıktan uzaklaştıkça huzur dolar için. İçinde bahardan kalma bir gün, camını indirirsin arabanın, kış girer içeri biraz; bir yanın yeşil, bir yanın gri. Yaylada yeni yetme birileri eskilerden bir türküyü söyler… Suya gider bir incecik yolu var, sıktırmış kemeri ince beli var, söylerim söylemez tatlı dili var, ay da geçti göremedim yar seni… Özlemez mi insan… Özler elbet; kimi çoluğunu çocuğunu özler, kimi güzel günleri izler, incirin dalını, üzümün asmasını özler, arkadaşlarıyla körebe oynarken arkasına saklandığı tümseği bile özler.

Sonra büyüyoruz tabi. Göz açıp kapayıncaya kadar geçiyor pek çok şey. Zaten kanundur; güzel şeyler kısa sürer hep. Ben nelere gark oldum diyor radyodaki ses. Değdi mi diye sorsam değmedi der herkes. O zaman niye geldik buralara, niye koşturduk bu kadar, neydi zorumuz. Boyumuz mu uzadı büyüyünce, birbirimize benzeyince daha mı iyi oldu. Sahi hangimiz daha kötü, iyi kaldı mı aramızda. Bi Mustafa var o da safça biraz. Her olur olmaza kıymet veriyor hala. Kıymet bilmeyenler de dengim değilsin diyor Mustafa’ya. Ahh Mustafa, nasıl öderiz hakkını! Ağzımızdan burnumuzdan taşan pisliği sana da bulaştırıyoruz.

Bir zamanlar 3 kardeş Gedik ovasına (Şarkışla) gelmiş ve kendi obalarını kurmuş. Zaman geçtikçe bu obada güzeller güzeli, alımlı ve gençler tarafından erişilmez bir Ayşe kız yetişmiş. Konak sahibi bir ailenin varlıklı kızıymış. Ayşe'ye yanıp tutuşan gençlerden biri de Mustafa'ymış. Bu sevgisi Ayşe'de de karışık bulmuş ve gizli gizli buluşmaya başlamışlar. Aşkları bir zaman sürer ta ki Teğmen Nazım'ın Şarkışla'ya gelesiye dek. Nazım okumuş çabalamış ve Teğmen olmuştur. Ailesine ziyarete gelmiş. O zamanın okumuş tahsil görmüş adamı olduğu için bütün ahali konuşur olmuş Nazım'ı. Bir gün Ayşe'yi Nazıma isterler. Ayşe'de kendince “Mustafa ‘ya varıp ta ineğin dananın içinde rezil olacağıma memur karısı olur vezir olurum” der ve kabul eder. Yeni elbiseler, takılar Ayşe'nin başını döndürür. Fakat bir yandan Mustafa'yı her görüşünde utanır yaptığından, konuşmaz onunla. Lâkin Ayşe'nin zamanla nispet yapar gibi davranması Mustafa'yı deli eder.

Hacel Obası’nı der Mustafa engin mi sandın? Ayağında potini var zengin mi sandın? Her olur olmazı zengin mi sandın? Ayşe mutlu mudur teğmen Nazım’ın yanında Allah bilir. Ama bir şeylere ya da birilerine rağmen mutlu olan pek de kimse yok. Mustafa da istediği hayatı yaşamıyor muhtemelen, Ayşe de Teğmen Nazım da!

ZİYAN - 11.11.2025

153 kere okundu

Her şeyi istiyor ama hiçbir şey vermiyoruz. Şikâyet ediyor ama kendimize bakmıyoruz. Anlamak istemiyor, içimizdeki ateşi suyla söndürmeye çalışıyoruz her seferinde. Çoğu zamanda harlıyor ateşi o su! Nasıl yaşanacağını öğrendiğimizde yaşanacak hayat kalmamış oluyor. Beklesek oysa, yanması gereken yansa, dumanı tütse biraz, tava gelse…

Geçiyor zaman, hiçbir şey sevdiğimiz gibi kalmıyor. Yerler eskiyor, insanlar değişiyor, heves kaçıyor. Tek seferlik hakkımız var ve ya biz çar çur ediyoruz ya da başkaları itip kakıyor. En zayıf yerimiz neresiyse orası acıyor hep. Darbe neremize gelirse gelsin hep aynı yerde hissediyoruz sızıyı.

Ne kuşun uçuşundan keyif aldık ne balığın yüzmesinden. Ne rüzgârda savrulabildik özgürce ne de akıp gidebildik yağmurla. Ya biz tutunduk bir yerlere ya birileri izin vermedi çekip gitmemize. Belki mutlu da olduk elimizden geldiğince. Mutlu ettiklerimiz de olmuştur elbette. Ama kaçımız yaşadı hayal ettiği hayatı, kaçımız yürüdü istediği yolda özgürce!

Gün geliyor değişiyor fikir gerçi, duruluyor gönül, hırslar bitiyor, istekler azalıyor. Ama yol da bitmiş oluyor. Meyve olgunlaşınca yani düşüyor dalından. Fırın tava gelene dek hamuru ziyan ettiğimize yanıyoruz, akıl başa geldiğinde ömrü tükettiğimize…

PORTAKALLI ÖRDEK - 21.10.2025

253 kere okundu

En büyük derdimiz kendimizi ifade etmek. Attığımız iki adımdan biri bununla ilgili, yediğim dört lokmadan ikisi, aldığımız nefesin çoğu, gittiğimiz yerlerin hepsi… Çizdiğimiz resmi herkes görsün istiyoruz, ötemizi berimizi boyayıp milletin gözüne sokmak en büyük uğraşımız. Kimi ustaca yapıyor bunu, kimi acemi. Ama kararlıyız, her şeye ve herkese rağmen kendimizi ifade etmekte kararlıyız.

Yaşlandıkça olgunlaşır insan. Kırkından sonra şey yapanı teneşir paklar gibi cümleler de buna zorlar insanı. Ama günümüz toplumunun kutsal varlığı olan insan için sınırlar yeniden çizilebiliyor. Yaşın, mevkiinin, ortamın önemi yok. En değerli sensin ve istediğini yapabilirsin. Çünkü mutlu olmak için başkalarının ne dediğini umursamaman gerekiyor. Özgürsün!

Hem kendini birilerine göstermeye çalışacaksın, hem de onların fikirlerini umursamadan özgürce davranacaksın. Hem onların senin hakkındaki fikrini şekillendirmek için kılıktan kılığa gireceksin, hem de özgürüm deyip onları umursamıyor gibi davranacaksın. Zor işler neticede. Günün sonunda arzu edilen mutluluğun ziyadesiyle uzağında olduğunu fark edince çevrene bakıp suçlu arayacaksın.

Kitap okuyan sayısının azalması ile spor salonlarında vücuduna kas ilave edenlerin sayısının artması aynı kefede yoğurulduğunda içe yapılan yatırımın dışa yapılan yatırımdan daha muteber olduğunu görüyoruz. Gövdeyi çalıştırmak kafayı çalıştırmaktan kolay olmuş tarih boyunca. Bu yüzden akıllı insanlar parmakla gösterilirdi toplumlarda. Şimdilerde poposu güzellere parmak uzatılıyor; kadın erkek fark etmiyor... Poposu güzelse iş görür! Günümüz toplumunda işimiz belli, birbirimizi tüketerek mutlu olmaya çalışıyoruz. Olmamak ve olamamak konusunda yazdığımız kitaplar o kadar sıradanlaştı ki, bizi okuyacak kimseyi de bulamıyoruz artık. Kitapların arka kapağındaki iki paragraflık cümleleri okuyup kitabı rafa geri koyan insanlar popomuzu elleyip geçiyor. İçime bakmadı diye üzülüyoruz da gidenlerin ardından. Girip çıkıyor aslında içine. Sen boş, o boş. Bir tarafın boşluğunun büyüklüğü ile diğer tarafın öz kütlesinin küçüklüğü bir araya gelince her türlü hüsrana açık ilişkiler ortaya çıkıyor. Mutlu muyuz peki! Bu gece olmadı ama yarın gece yine deneyeceğim!

Gelişim şart ama kişisel olanı. Yoksa elektrikli arabalardan inip süslü mekanlarda yediğin portakallı ördekle gelmiyor mutluluk. Cep telefonlarının eski havası kalmadı sanki. Yeni çıkan iphone modelleri için dükkanlara saldıran insanların haberleri servis edilmez oldu.

Zengin olacağız biz zaten, kalmayacak hiçbir şeyin önemi. Altını gümüşü kaçırdık, bitcoinin ne yaptığı belli değil zaten, son çaremiz borsa. Amerika borsalarını da kaçırdık gerçi. Şöyle bir koyup otuz alabileceğimiz bir hisse söyleyene veremeyeceğimiz hiçbir şey yok. Portakallı ördeğimiz dahil!

KİTAPLARI SEVMELİ - 21.08.2025

300 kere okundu

Yalnızlığı beş bölümdür bazen insanın, bazen 1 kilo, bazen de otuz – kırk kilometre. Bir dizi açarsın yalnız kalınca, üzüm yıkayıp yersin can sıkıntısından ya da atlayıp arabaya şehri gezersin. Geçer içindeki hüzün. İnsanın yalnızlığı neyle ölçülür diyor kitap. Nasıl hissettiğiyle dedim. Senin ölçek ne diye sordu sonra. Dedim değişiyor. Şimdi hava yağmaya başlasa sokağa çıkardım. Yağmurla birlikte akıp giderdi içimdeki yalnızlık hissi. On beş dakika mı dersin artık, yağmur mu dersin sen karar ver, kitap sensin. Dedi gördüm ben seni. Dedim görmeyi bilenden gizlemedim ki hiç. Bilmeyen kim dedi, ayağa düşmekten korktum hep dedim. Alelade olmak en olmayacak şey olabilir.

Güzeli herkes sever, mühim olan güzel olmayanı da sevebilmek... Kitaplar güzeldir, okumaya merakı olan insanlar sever güzel kitapları. Okumaya merakı olan insanlar güzel olmayan kitapları da severler zaman zaman. Ben onlardan değilim. Seveceksem güzel olmalı. Eskiden güzel olmayanı da severdim ama artık zamanım azaldı, sevgimi efektif kullanmaya özen gösteriyorum. Niye seviyorsun beni diye sorar bazısı. Severken mühim olan nedir ki; zaten bunu umursamamak da en iyisidir. Hesap ederek sevilir mi hiç. Seviyorum çünkü gözlerine baktığımda başka bir dünya açılıyor ruhumun önünde. Bir sen varsın artık ve geri kalan her şey değersiz. Yalan, koca bir yalan, ısmarlama bir yalan üstelik. Seviyorum seni çünkü popon çok güzel diyecek değil ya. Ya da seviyorum seni çünkü her işim düştüğünde bana yardım ediyorsun mu diyecek; denmez. Sevmediğim kitap A4 boyutunda kesilmiş gazete kağıtıdır zaten. Gazeteler malumunuz, okuyan yok artık.

İlk iki bölümü kötüdür yalnızlığın. Sonra ya alışırsın ya da gösterimden kalkar filmin, albenisini kaybeder. Oysa alışmışsan öğrenmişsindir. Öğrenmek de mutlu eder insanı. Üçüncü bölüm sancılı olsa da son iki bölüm tadından yenmez. Dağ başında tek bir ağaç düşünün. Ne kadar cahil varsa gider ip bağlar dalına budağına, dilekte bulunur. Oysa umursamaz ağaç hiçbirini. Onlar yokken daha mutludur ama ses de çıkarmaz kalabalığa. Kitap öyle demiyor. Güzel kitap bu. Def et diyor çevrendekileri, “az insan çok huzur” diyor. Hem kim ne kazanmış insandan, zaman zaman keyif verseler de uzun vadede ölü yatırım… Ölümlüler sonuçta yani. Kimi yaşarken ölüyor, kimi sen daha çok yaşasın isterken...

Sevmek iyidir ama zorunluluk değil. Her şeyi seven insanlar vardır çevrenizde. Gerçekte neyi sevdiklerini bilmezsiniz. Değeri yoktur sevgilerinin. Sevgi değerlidir ve değerli şeyler herkese verilmez diyor kitap. Kitapları sevmeli.

ŞARKILAR SUSSUN - 12.07.2025

261 kere okundu

Biz mi bir şeylere sahibiz yoksa bir şeyler mi bize? Yaşadığımız şehir bizim şehrimiz mi mesela ya da biz mi o şehrin insanlarıyız? Cebimizdeki para bizim mi?  Bu evler, arabalar, sokaklar, giydiğimiz kıyafetler, yediğimiz yemekler gerçekten bize mi ait? İçinde bulunduğumuz dünya, yaşadığımız hayat, soluduğumuz hava gerçekte kimin? Sırf dönmesi gereken bir çarkın sıradan dişlileri miyiz? Biri kırılınca yerine bir benzeri koyulan et ve kemikten oluşmuş makineler miyiz? Neyiz biz, kimiz, ne kadarız, neye rağmen ve ne içiniz?

Bu koşturmacanın kovalayanı mıyız yoksa kovalayanı mı? Cidden o kadar az mı zamanımız? Yüz yıl önce insanların yapmak zorunda oldukları bir dolu işi artık ya makineler yapıyor ya da başkaları. Bir dolu zaman kalması gerek bize. Ama hep bir yerlere yetişmeye çalışıyoruz, geç kalıyoruz hep, yetmiyor zaman. Doldurmaya çalıştığımız boşlukların bir türlü dolamamasının huzursuzluğu var içimizde. Saatin tik tak sesleri kulağımızdan eksilmiyor. Doluyor zaman, zaman doluyor, zaman doluyor,  zaman…

Salının perşembeden farkı var mı cidden. Ya da yeşilin maviden… Benim senden nedir farkım? Hangi karar doğru, hangi yol bizi istediğimiz yere götürecek? Ne istiyoruz gerçekte? Kim için kimle yürüyoruz baktık mı çevremize hiç. Durup bir soluklandık mı? Düşündük mü varlığımızı etraflıca?

Cümleler de varmıyor bir yere, bizden farkı yok belki de kelimelerin. Bir araya gelsek de eksik bir şeyler var. İstediğimiz gibi olsa da değişiyor zamanla fikir. Eksik sanki bir şeyler. Biraz ekmek eksik, biraz su eksik, hava eksik, huzur eksik. Rüzgâr esmiyor, dalda yaprak eksik, sabah olmuyor bir türlü gece eksik. Güneş de eksik bulut da. Tam olan mı kaçıyor gözden yoksa eksikler mi çullanmış üzerimize?

Keyif vermeyecekse ıslanmak yağmurun yağmasının ne gereği var. Topraktaki fide büyümesin meyvesini lezzetli değilse. Kenarında ayaklarımızı uzatıp oturamayacaksak kurusun bütün denizler. Yeşil solsun, konmasın incir dalına serçe, şarkılar sussun.